Anadolunun bilgeliğini en güzel şekilde yansıtmış olan şairlerden Niyazi Mısri ve Yunus Emre aynı görüşleri farklı bir üslupla anlatmışlardır. Burada onların görüşlerini karşılaştırarak sunacağım.
Konuya "öz" hakkında düşündüklerini sunarak başlayalım. İnsan kendi özünü açıklamakta zorluk çekiyor. Çünkü, öz denen asıl varlığımızı açıklamakta akıl ve mantık yetersiz kaldığından şairlerin sezgisel yaklaşımlarına danışmakta fayda vardır.
Bakın hem bilge bir şair hem de mistik bir kişi olan Niyazi Mısri (1617-1694) bu konuda ne diyor:
Her şeye mahluk gözüyle baksan ol mahluk olur.
Hakk gözüyle bak ki nur-i Yezdan andadır.
Vahdeti kesrette bulmak, kesreti vahdette hem,
Bir ilimdir ol ki cümle ilm-i irfan andadır.
İbret ile şeş cihetten görünen eşyaya bak.
Cümle bir ayinedir, kim vech-i Rahman andadır.
“Yezdan” Farsça Tanrı demektir ve Nur-i Yezdan “Allah'ın kutsal ışığı” anlamındadır. Şu halde günümüz Türkçe’si ile anlamı:Her şeye nesne olarak bakarsan o sadece nesne olur. Hak gözüyle bakarsan Allahın kutsal ışığının onda olduğunu görürsün.Tekliği çoklukta ve çokluğu teklikte bulmak öyle bir ilimdir ki tüm bilim ile irfan bu ilmin içindedir.Tüm şeylere altı yönden ibretle bak, çünkü her biri bir aynadır ve yaratıcı Hakk'ın görüntüsü onlardadır.Demek ki, akıl ve mantık ile varlığı açıklamaya çalışmak bir noktaya kadar mümkün olsa da, bir noktadan sonra benlik boyutları yükselmiş olan bilge kişilerin sözlerine kulak vermek gerekmektedir. İnsanlık anlayışı ve benlik boyutu en üst mertebelere ulaşmış olan büyük bilge şair Yunus Emre aynı görüşü bakın nasıl yalın ifade etmiş:
Çıktım erik dalına anda yedim üzümü,
Bostan ıssı kakıyıp der ‘ne yersin kozumu’.
Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım,
‘Nedir?’ diye sorana, bandım verdim özünü.
Gözsüze fısıldadım, sağır sözüm işitmiş,
Dilsiz çağırıp söyler, dilimdeki sözümü.
Yunus bir söz söylemiş, hiçbir söze benzemez.
Münafıklar elinden örter mana yüzünü.
Erik ekşi, üzüm tatlıdır. Erik dalına çıkıp üzüm yemekle “dünyanın ekşi yaşantısının tatlı yönlerini buldum” demek istiyor. “Bostan ıssı” ile bu maddi dünyaya hakim olmak isteyenleri kast ediyor. Onlar için varlık çetin ve katı bir ceviz gibidir. Yunus için tatlı ve yumuşak olan onlara acı ve sert gelir. Bu bakımdan erik ağacını ceviz ağacı olarak görürler.Kerpiç tuğlanın eski adı olup toprak ve samandan yapılmıştır. Poyraz gibi soğuk bir rüzgarla kaynaması mümkün değildir. Buna rağmen Yunus, kerpiç kadar sert nesnelerin bile özüne ulaşmanın mümkün olduğunu belirtiyor.Yunusun sözleri beş duyu ile algılanacak ve mantık çerçevesinde anlaşılacak sözler değildir. Bu sözleri seslendirmek için dil sahibi olmak gerekmez.Yunus Emre öyle bir söz söylemiş ki hiçbir anlamı yok. Ama esas amacı, ikilikte kalıp birliği ve tekliği ret edenlerden sözlerinin anlamını örtmektir. Niyazi Mısri ile Yunus Emre arasındaki belirgin bir görüş benzerliği vardır. Bu benzerlik bizzat Niyazi tarafından da görülmüş ve şu şiirinde açıkça ifade edilmiştir.
Bahr içre katreyim bahr oldu hayran bana
Ferş içre zerreyim arş oldu seyran bana
Dost göründü çün ayan kalmadı bir şey nihan
Tufan olursa cihan bir katre tufan bana
Surette nem var benim siyrettedir madenim
Kopsa kıyamet bugün gelmez perişan bana
Kaf-ı dil ankasıyım, sırrın aşinasıyım
Endişeler hasıyım, ad oldu iman bana
Niyazi’nin dilinden Yunus’dürür söyleyen
Herkese çün can gerek, Yunus’dürür can bana.
Burada sözü edilen Yunus acaba yunus Emre mi, yoksa Yunus peygamber mi? Yunus peygamberi anımsatacak hiçbir söz veya ilişki görülmüyor. Ama, Yunus Emre tarzı yazıldığı apaçık ortada. Hatta son iki mısra Yunus Emre’nin şu sözlerini anımsatıyor:
Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen
Kafir olur inanmayan, ahir, evvel, heman, benem.
Niyazinin siirini bugünkü dile çevirirsek şu anlam çıkıyor: Denizde bir damlayım ama deniz bana hayrandır.
Ferş; Halı veya yaygı demektir. Dost (Tanrı, Allah) apaçık göründüğü için gizli bir şey kalmadı. Tüm evren yağmur fırtınası olsa bana bir damla gibi görünür. Şekilde neyim var benim, kaynağım özümdür. Kıyamet kopsa bana bir zarar gelmez. Kaf dağı gibi gönlün anka kuşuyum, sırlardan haberdarım, düşüncenin en temiziyim, iman benim adım oldu. Yunus Emre, Niyazinin ağzı ile konuşur. Herkese can gerek. Yunus benim canımdır. Yani, Yunus benim ilham kaynağımdır, demek istiyor.Bu şiirinde Niyazi Mısri kendini övmüyor. Noktadan yapılan sonsuzluğa sıçrayıştan söz ediyor. İlk mısraındaki “Deniz” sözünde “enerji denizi, sonsuzluk, örgü alan” gibi kavramlar bulunduğu gibi “halk, insanlar” da akla gelebilir. Çünkü, hayran sözü “şaşa kalmış, söz ile ifade edilemez” demek olup, ben sadece alelade bir insanım ama insanlar bana şaşıp, beni sözle ifade edemiyorlar anlamı da gizlidir.Sufiler “Dost” sözü ile Allah'ı kast ederler. Bu tanımdaAllah ile ne derece yakın bir ilişki içinde oldukları ortaya çıkmaktadır. Allah onlar için cezalandıran, sürekli denetleyen ve günah yazan bir yapıya sahip olmak yerine, bir dost gibi hoşgörülü bir yapıya sahip olduğunu ifade etmek isterler.Niyazi Mısri’nin bu şiiri onun benlik boyutunu veya nefis mertebesini gösteriyor. Sözler kendine ait olduğu halde o kendini övmüyor. Kendi dilinden Yunus Emre konuşuyor. Aynen, Yunus’un dilinden dökülen sözlerin Yunus’a ait olmadıkları gibi...Yunus ile Niyazi birer “mana” (anlam) adamıdırlar. Fakat ulaşmış oldukları mana boyutuna her insanın ulaşması çok zor olduğunu bildikleri için sözlerine daima bir örtü bir kılık giydirirler. Örtünün altındaki gizli bilgilere “sırr” adı verilmiştir.
Yunus bu “sırr” denileni şöyle ifade ediyor:
Doksan-bin kelimeyi Hakk söyleyecek
Habib ile Otuz-bini sırr olacak, ben ol sırr olanda idim
Ben bu suretten ileri aldım Yunus değil iken,
Ben ol idim ol ben idi ben aşkı sunanda idim.
Sufi şairlerin sözlerinde “aşk” önemli bir yer tutar. Onlar için aşk, ilahi aşk olup insan aşkı ile hiçbir ilgisi yoktur. İnsan aşkı gelip geçicidir. Oysa ki, ilahi aşk kalıcıdır. İnsandaki “aşk” duygusu ne sadece karşıdakinden ne de sadece kendinden ortaya çıkar. Kendinden kaynaklandığına inananlar için geçmiş etkiler önem taşır. Karşındakinden kaynaklandığına inananlar için “şu an” (yıldırım aşkı) önem taşır. Oysa ki “şu an” hem geçmişten hem de gelecekten etkilenir. Demek ki “aşk”, insanın kendi içindeki özü ile kendi içi olmayan dışındaki “öz” arasında oluşan bir çekim kuvvetidir.Aslında her ikisi de aynı ÖZ’dür. Çünkü “örgü alan” tektir. Fakat örgü alan içinde oluşan yoğunluk farkları birbirleri ile iletişim içine girdiklerinde bütünleşirler. Birliğe ulaşırlar. Yani “aşk” birliği arayan nesnelerin bütünleşmesidir. Bu konuda yine bilge şairlerin sözlerine kulak verelim.
Niyazi Mısri bir şiirinde şöyle diyor:
Ey gönül, gel gayriden geç aşka eyle ıktidâ
Zümre-i ehl-i hakikat onu kılmış muktedâ.
Cümle mevcudat-u malumata aşk akdem durur
Zira, aşkın evveline bulmadılar ibtidâ.
Hem dahi cümle fena buldukça aşk bâki kalır,
Bu sebepten dediler kim aşka yoktur intihâ.
Ey Niyazi-mürşid, istersen bu yolda aşka uy,
Enbiya ve Evliyaya aşk oluptur rehnümâ.
Şimdiki güncel Türkçe’de bazı zor sözcüklerin karşılıkları: Iktidâ: Peşinden gitmek, Muktedâ: Uyulan, örnek tutulan. Akdem: Önemli ve üstün olan, İbtidâ: İlk olan veya ilke olan. İntihâ: sona ermek, tükenmek, Rehnümâ: yol gösteren, kılavuz.
Niyazi Mısri şiirinde şöyle sesleniyor:
Ey gönül, ayrılıktan vazgeç aşkın peşinden git.
Hakikati bilenler ona uymuşlar ve onu örnek tutmuşlardır.
Tüm var olan nesnelerden ve bilgilerden aşk daha üstündür.
Çünkü aşktan öncesini oluşturan bir ilke bulmadılar.
Üstelik herşey yok olsa da aşk yok olmaz.
Bu bakımdan dediler ki “aşk sona ermez”.
Ey mürşid (eğiten) Niyazi istersen bu yolda aşka uy.
Çünkü tüm bilgelere aşk kılavuz olmuştur.
Benzer şekilde bakın Yunus Emre ne diyor:
Kim sakınır iyi adın, bıraksın elden aşk od'un
Tezcek yoldurur kanadın, daldan dala konan kişi.
Aşıklar geçer halinden, dönmez olur ikrarından
Şimdi ayrılmış yarından, yalan dava kılan kişi.
Yunus kodu yola başı, urur müdellel taşı
Hiç’tir münafıkın işi, gelsin aşka doyan kişi.
Adı ile ilgilenen kişi (dış görünüş ve unvan peşinde koşan kişi) aşk ateşi ile ilgilenmesin.Daldan dala konan kişinin hali kanadı yolunmuş kaza benzer. Aşıklar varlığa önem vermezler ve verdikleri sözden dönmezler. Yalan dava (iddia, varsayım) peşinde koşan kişiler için bugün ile yarın arasında bir bağ, bir ilişki yoktur. Yunus bu yola baş koymuştur. Çünkü onun için bu yol kanıtlanmış (katı bir taş gibi) bir yoldur. Munafık olanların (ikilikte kalıp nifak sokanların) işi “hiç”tir. Aşka doyan kişi beri gelsin. İnsan için yapması en zor olan şeylerden biri de “halinden geçmek” tir. Bu sözle kast edilen var olma durumunu terk edip sırf enerji yumağına dönüşmektir. Enerjinin belirgin sınırları ve uzayda kapladığı kesin bir yer yoktur. Bu bakımdan enerjiyi “dalga” olarak tanımlamak mümkündür. Oysa ki, insanlar kendilerini hep “parçacık” olarak görürler. Buna da bir bakıma mecburdurlar. Toplum yaşamı her insanı kısıtlar ve belirgin davranış sınırları çizer.Çünkü toplum kısıtlayıcı ve yönlendiricidir. Aşık kişiler için bu kısıtlamalar geçerli olamaz. Onlar parçacık halinden dalga haline dönüşmüş varlıklardır. Aşık hep maşuk olanı arar ve onu bulana kadar topluma ters düşen birtakım davranış tarzları ve sözler sergileyebilir.
Bakın Yunus Emre bu “aşık olma” durumunu ne güzel anlatıyor:
Ben dost ile dost olmuşam, kimseler dost olmaz bana
Münkirler bakar gülüşür, selam dahi vermez bana.
Ben dost ile dost olayım, ölmeden evvel öleyim
Canımı kurban vereyim, dünya bâki kalmaz bana.
Ben aşık-ı biçareyim, baştan ayağa yareyim,
Ben bir deli divaneyim, aklım da yâr olmaz bana.
Kimseler bilmez halimi, aşk od’u yaktı cânımı,
Seçemezem soldan sağımı, namus da ar olmaz bana.
Sanırlar ki ben deliyem, ben dost bağı bülbülüyem,
Mevla’nın kemter kuluyem, kimse baha saymaz bana.
Bülbül oluben öterim, dost bahçesinde biterim,
Gül alırım gül satarım, bağban yar olmaz bana.
Derviş Yunus nice diyem, ben bu cihanı terk idem,
Yana yana dosta gidem, perde hicap olmaz bana.
Aşık kişi kendi derdi içinde yoğrulur. Onun derdini anlamak zordur. Ancak şiirler ve sanat eserleri ile kendilerini ifade edebilirler. Toplum ile uyuşmadıkları için de genelde yalnızlığı tercih ederler. Eski dilde yalnızlığa “halvet” denirdi. “Halvete çekilmek” aynı zamanda toplumdan uzaklaşmak ve “çile” denen yalnızlığı tercih etmek anlamına gelir.
Bakın Niyazi Mısri bu konuda ne diyor:
Bilmem nitsem neylesem bu halvetin şerbetine,
Bu cânı teslim eylesem bu halvetin şerbetine.
Şerbetimiz tükenmedi, içenler usanmadı,
Niyazi hergiz kanmadı bu halvetin şerbetine.
Burada “şerbet” sözü ile içilip (içselleştirip) tadına doyulmayan hoş bir içki (veya duygu) kast ediliyor. Niyazi: “Bilmem ne etsem, eylesem bu tadına doyum olmayan yalnızlığa” diyor. “Hergiz” sözü ise şimdiki dilde “henüz” olarak çevrilirse, “Niyazi henüz bu yalnızlığın tadına doymadı” sözleri ile varlığın yalnızlıkta tadına varılacağını söylüyor.Günümüzde insanlar yalnızlıktan korkuyorlar ve yalnız kalmamak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Sürekli arkadaş ve ahbap arayışı, sürekli bir şeyle meşgul olma isteği hep bu korkudan kaynaklanıyor. Nedeni de kendi özlerinden uzaklaşmış olduklarıdır. İnsan kendi özü ile yüzleşmekten her nedense çekiniyor. Çünkü özünü bulamayan insan bir boşluk ve hiçlik duygusu içine düşüp bunalıma giriyor.Özünü bulan kişi için ise o benlik boyutundan dünyaya ve insanlara bakış tümüyle yeni bir anlam kazanıyor.










